Emperyalizm çağının; kapitalizmin kendi iç çelişmelerinin ve sosyal-sınıfsal çelişmelerin had safhaya çıktığı ve düğümlendiği, toplumsal yozlaşma ve çürümenin artık "postmodernite" ile dahi açıklanamayacak bir noktada durduğu, çevre kirliliğinin insan ırkını ve hatta dünyadakı canlılığı tehdit ettiği ve hemen herkesin geleceğe dair kaygılarının olduğu, kısacası dünyanın her geçen gün yaşanmaz hale geldiği bu çağın isyanlara, devrimlere ve büyük toplumsal kopuşlara sahne olmasını beklerdik. Ancak öyle olmuyor. Yaşamlarımızı, içinde yaşadığımız dünyayı en iyi anlatan sözcük, tüm basitliğiyle, "kötü". Peki, her şey bu kadar kötüyken ve daha da kötüye giderken, Engels'in deyimiyle, "dünyadaki bütün kötülüklerin anası" olan kapitalizme ve onun sahiplerine neden büyük başkaldırışlar yaşanmıyor? Neden insanlık, hayatın akışına müdahale etmiyor? 20. yüzyılın sonlarının ve 21. yüzyılın toplumsal tarih açısından, görece, bu kadar pasif geçmesinin, ve hatta kimi yerlerde geri dönüşlere sahne olmasının sebebi ne?
Antonio Gramsci bunu "hegemonya" kavramıyla açıklar. Gramsci'nin açıklaması aslında son derece basittir. Burjuvazinin hegemonyası salt ekonomik ve siyasal bir hegemonya değildir. O, iktidarının salt şiddet yoluyla bir yere kadar sürdürülebileceğinin farkındadır. Düzenin daha sağlıklı işlemesi için, kitleler üzerinde meşruiyet kazanmalıdır. Ancak bunu, kitleler üzerindeki sömürü ve şiddetini keserek yapmaz, yapamaz, böyle bir niyeti de yoktur. Nitekim tüm devletler gibi "burjuva demokrasileri" de baskı ve şiddet aracı olan birer diktatoryadır. O zaman, bu baskı ve şiddeti gölgelemeli, kitleleri, tabiri caizse "kandırmalı"dır. Bunun için, bütün bir hayat üzerinde hegemonya kurar. Siyasal ve ekonomik egemenliğini kullanarak, alt ve üst yapının tüm kurumlarını tekeline alır. Kitleler üzerindeki meşruiyetini kendi sağlar.
Bu meşruiyeti sağlama noktasında birçok kurumun hayati önemi vardır. Medya, okul, kilise(ya da daha genel olarak din, ancak kilisenin hristiyan toplumlardaki konumu ve işlevi dinin görevini somutlaştırır), kültür-sanat gibi. Devletin tekelindeki kurumlarla, bireyler, doğuştan itibaren düzenin yalan ve ilüzyonlarıyla körelir. Burjuvazi, artık zihin üzerinde bir hegemonya kurmuştur.
Daha en baştan, bir birey hayata adım attığında, sınıfsız bir toplumda yaşıyormuşuz gibi ilerler her şey. Okul, televizyonlar, gazeteler, dinler ona hayat hakkında, insanlar hakkında, toplumlar hakkında sınıflara bölünmüşlük namına hiçbir söz etmez. Belki küçük bir çocuk sınıflı toplumun politik idrakına varamaz, ancak sosyal sonuçları çok açık ve basittir. Buna rağmen, örneğin okulda, geçmiş toplumlardan bahsederken "sınıflara bölünmüşlük"ten bahsedilse de, sanki bu olgu tarihe karışmış, çoktan yok olmuş gibi, geçmiş toplumlarla bugünün toplumu arasında hiçbir bağ kurulmaz. Köleci ve feodal toplumların sınıflı sosyal yapısından söz edilirken, asıl önemli olan bugünkü durum değilmiş gibi, bugünün toplumu için tek bir söz edilmez. Ve hatta tersine, sosyal dayanışmadan, uzlaşıdan, birlik ve beraberlikten, ulusa olmaktan ve ortak ulusal çıkarlardan söz edilir ve milliyetçi düşünceler aşılanır.
Pek tabii ki, burjuvazinin bütün bir hayatı tekeline alışını incelemeyeceğiz, ideolojideki hegemonyasına değinmekle yetineceğiz.
Burjuvazinin ideolojik hegemonyasını sağlarken en çok kullandığı taktik, indirgeme yöntemidir. Bu yöntem, bir çeşit illüzyondur adeta. Mesela, demokrasi meselesine gelelim. Burjuvazi, demokrasiyi burjuva demokrasisine indirger. Demokrasi: Parlemento, güçler ayrılığı, berlili aralıklarla oy vereceksiniz bitti gitti. Demokrasi budur. Sanki başka bir demokrasi anlayışı yokmuş gibi, kendi demokrasi anlayışını tek ve gerçek demokrasi anlayışı olarak gösterir. Hatta kendi sınıfsal demokrasi anlayışının özünü dahi kitlelerden saklar. Meşruiyetini kazanması ve kitleleri pasifize etmesi için bunu saklamalıdır da zaten. Burjuva demokrasisi dışındaki tüm demokrasi anlayışlarını ise, örneğin sosyalist halk demokrasilerini antidemokratik olarak adlandırır.
Tabii, dünyaya sınıfsal bakmayanlardan, hatta sınıflara bölünmüşlüğün idrakına dahi varamayanlardan altyapı-üstyapı ilişkisi kurmalarını beklemek, ideolojilerin sınıfsal özünü anlamalarını beklemek mümkün değildir.
Burjuva demokrasilerinde tüm güçler burjuvazinin elinde toplanmış olmasına rağmen, bir güçler ayrılığı hikayesi anlatılır gider. Kitleler güçler ayrılığını demokrasiyle özdeşleştirir. Ancak hangi demokrasiyle diye sormaz. Proletarya diktatörlüklerinin, burjuvazi tarafından güçler birliği yönünden anti demokratik ilan edilişine katılırlar örneğin. Halbuki sözde güçler ayrılığı olan bir yönetimde tüm güçler burjuvazinin elindeyken, proletarya diktatörlüğünde yasama ve yürütme direkt olarak halk meclislerinin, yani halkın elindedir.
Özgürlükler meselesi bir başka örnektir. Burjuvazi tüm kurumlarıyla, sanki her sınıfın kendine has, ya da kendi çıkarlarına hizmet eden özgürlük tanımları yokmuş gibi, özgürlüğü liberal özgürlüğe indirger. Oysa filozoflar yüzyıllardır özgürlükler meselesi üzerine kafa patlatmıştır ve ağzından sürekli "özgürlük" kelimesi çıkan bir orta sınıf mensubunun bu mesele üzerine okumak istemeyeceği kadar yazı vardır.
Egemen iktidar, inceden inceye oldukça kapsamlı bir biçimde gündelik tüm
etkinliklere kültürü yayar ve özneye kendiliğini kurma alanı
bırakmamaya çalışır. Anaokullarından cenazeye kadar toplumsal oluşumu
ele geçirir. Bu noktada, bugünkü mücadele zeminlerinden, belki de en önemlisinin ideolojik mücadele olduğu saptamasını yapabiliriz. Ekonomik ve siyasal mücadele, ideolojik ve kültürel mücadeleyle desteklenmezse, yenilmeye mahkumdur. Nitekim verili koşullarda egemen düşünceler, egemen sınıfın düşünceleridir. Bu düşüncelere karşı verilecek her türden mücadele, teşhir faaliyeti propaganda ve ajitasyonun önceli olmak zorundadır.
Uçurtmayı Vurmasınlar
Medeniyete hayır.
23 Eylül 2015 Çarşamba
5 Haziran 2015 Cuma
Atatürk Milliyetçiliği
Atatürkçü tarih anlayışının ve Atatürkçü eğitimin Türkiye toplumunun kafasına soktuğu zırvalardan biri de Atatürk milliyetçiliği kavramıdır. Atatürk'ün ırkçı olmadığı, Türkiye topraklarında yaşayan herkese eşit birer yurttaş gözüyle baktığı söylenir. Atatürk milliyetçiliğinde önemli olan etnik olarak Türk olmak değil, kendini Türk hissetmektir, ben Türküm diyebilmektir. Bu saçmalığı, sanki iyi bir şeymiş gibi, doğru bir düşünceymiş gibi dillendiriyorlar. Bakın Atatürk ırkçı değil, ben Türküm de canımı ye demiş, ne kadar çağdaş bir düşünce diyorlar.
Şimdi aslında, bu saçmalıkların Türk toplumunda kabul görmesinin altında yatan zihniyet, ırkçı zihniyettir. Türklüğü yüce gören, diğer etnik unsurlarıysa bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde aşağı ırk, zavallı ırk gören zihniyettir. Bu insanlar, bayraklarını, şehitlerini, milli marşlarını yani ulusal değerlerini kutsal görürler. Bağımsızlıklarıyla övünürler. Ancak iş Kürtlere gelince, onların bağımsızlık hakları yoktur. Onların bayrakları "paçavra"dır. Onların şehitleri "leş"tir.
Beni asıl üzen şeyse, bunları dillendiren kesimin büyük çoğunun Kürtler kardeşimiz yeaa deyip, kendini hümanist sanarak, kendince Kürtler'in yanında yer alarak bunları söylemesi. Irkçılar zaten Kürtler'in soysuz olduğunu, kendi ırklarınınsa yüce olduğunu sanıyorlar. Ama sen, barış kardeşlik yehuu Kürtler de insan :))) naraları atıp, Kürt ulusunun hakkını gasp ediyorsun ve bunun farkında bile değilsin. Açık şekilde şovenist, ırkçı söylemlerin sonuna biz kardeşiz ekliyorsun.
Kendi ulusunda hak gördüğünü, karşısındakinde hak görmüyorsan, kendi övündüğün, gururlandığın değerlerini, karşısındaki de dillendirince o dili kesiyorsan, bu durumun tek bir karşılığı vardır: IRKÇILIK. Senin bayrağını kutsal yapan, Kürt ulusunun bayrağını paçavra yapan nedir? Sen bağımsızken, bağımsızlığınla övünürken, Kürt ulusunun bağımsızlık hakkını gasp etmen ve bağımsızlık arayışını "bölücülük" olarak nitelendirebilmeni sağlayan nedir? Ben söyleyeyim, kabul etmek istemesen de kendi ırkının Kürtlerden, Lazlardan, Ermenilerden üstün olduğunu düşünüyorsun.
Gelelim "Türk-Kürt kardeşiz biz yeaa"cılara. Eğer samimi olsaydınız, Kürt ulusunu kardeşiniz gibi görseydiniz Kürt ulusunun hak arayışlarına sessiz kalmazdınız, onların yanında olurdunuz. Eğer Kürtler'i, onlarla illa aynı siyasal yapı altında yaşayacak kadar çok seviyorduysanız(!), Türk-Kürt kardeştir söylemini, Kürt özgürlük hareketine karşı değil, yıllarca Kürtler'i görmezden gelen, onları aşağı ırk olarak nitelendiren, Güneydoğu'yu kana bulayan, binlerce faili meçhul cinayet işleyen, insanları sırf Türkçe bilmediği için astıran bu devlete karşı söylerdiniz. Ama ben sizin zoraki demokratlığınız altındaki fikirsel temelinizi çok iyi biliyorum.
Neyse konuyu fazlaca dağıttık, dönelim Atatürk'ün aşırı hümanist, çok çağdaş, muhteşem ötesi milliyetçilik anlayışına. Neymiş? Etnik milliyetçilik kötü bir şeymiş, ama Atatürk demiş ki etnik kimliğini boşver, kendini Türk hisset yeter. Şimdi arkadaşlar, yıllarca söylendi bu argümanlar, okulda televizyonlarda her yerde. Ulan biri de çıkıp demedi lan bu ne saçma salak bir görüştür ya. Ulan kendi ulusal değerleri, kendi ulusal bilinci olan bir ulus, neden kendi ulusal kimliğini bir kenara bırakıp başka bir ulus gibi hissetsin anasını satayım ya? Lan bir Laz (asimilasyonlara direnip ulusal kimliğini kaybetmemiş, 30.000 civarı Laz'dan bahsediyorum) neden ben Türküm desin, neden bir Ermeni ben Türküm desin, neden bir Kürt ben Türküm desin? Salak mı lan bu insanlar? Bu iş o kadar kolaysa sen Kürtüm de madem, senin ayrıcalığın ne? Neden diğer ulusların sana itaat etmesini bekliyorsun? Çünkü kendini onlardan üstün görüyorsun. Bu kadar açık. Ve şovenistsin, tüm azınlık uluslara Türk kimliğini tepeden dayatıyorsun. Ben Türküm diyeceksin! Yoksa bu topraklarda barınmayacaksın!
Atatürk, farklı kültürlerin, farklı birçok ulusun iç içe girdiği, beraber yaşadığı bu topraklarda bir ulus devlet yaratmak istedi. Velhasıl sen Kürt illerini, kendi ulus devletinin içine alıyorsan, sınırların içinde birçok farklı ulus barınıyorsa, onların haklarını da vereceksin, özerklik isterlerse tanıyacaksın, ki bu sözü Kürtlere Lozan zamanı vermenize rağmen daha sonra tutmadınız. Eğer bunları yapmazsan, üstüne üstlük bir de burası Türk devleti, herkes Türk'üm diyecek, Türk ulusunun ulusal çıkarları doğrultusunda hareket edecek, Türkçe konuşacak diye dayatırsan, diğer etnik kimlikleri ötekileştirirsen işte orada halat kopar. Kopacağını da bildikleri için, Anadolu'da sistematik bir etnik temizliğe ve asimilasyon politikalarına başladılar. Samsun'a çıkan Atatürk'ün en önemli görevlerinden biri, Topal Osman'a bölgedeki Rum-Pontus azınlığın temizlenmesini emretmesiydi. Ermeni tehciri, aynı sebepten yapıldı. "Ya sukunet içinde bizimle yaşarsınız, ya da dünyada tek bir Ermeni bile bırakmam" (Enver Paşa) diyen adamların yaptığı bu olay bile bugün Ermeniler de az köy basmadı şimdi yeaa diye savunulmaya çalışılıyor.
"Burası Türkiye, herkes Türk. Kürt de olsan, Laz da olsan, Rum da olsan ben Türküm diyeceksin, Türkçe konuşacaksın" dayatması açık bir etnik jakobenizm örneğidir, savunulacak hiçbir tarafı da yoktur. Atatürk milliyetçiliği, kültürel ırkçılıktır, asimilasyon demektir. Son olarak belirtmek isterim ki, "Ne mutlu Türküm diyene" sözü, "Ne mutlu Türk olana" sözünden çok daha tehlikelidir.
Şimdi aslında, bu saçmalıkların Türk toplumunda kabul görmesinin altında yatan zihniyet, ırkçı zihniyettir. Türklüğü yüce gören, diğer etnik unsurlarıysa bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde aşağı ırk, zavallı ırk gören zihniyettir. Bu insanlar, bayraklarını, şehitlerini, milli marşlarını yani ulusal değerlerini kutsal görürler. Bağımsızlıklarıyla övünürler. Ancak iş Kürtlere gelince, onların bağımsızlık hakları yoktur. Onların bayrakları "paçavra"dır. Onların şehitleri "leş"tir.
Beni asıl üzen şeyse, bunları dillendiren kesimin büyük çoğunun Kürtler kardeşimiz yeaa deyip, kendini hümanist sanarak, kendince Kürtler'in yanında yer alarak bunları söylemesi. Irkçılar zaten Kürtler'in soysuz olduğunu, kendi ırklarınınsa yüce olduğunu sanıyorlar. Ama sen, barış kardeşlik yehuu Kürtler de insan :))) naraları atıp, Kürt ulusunun hakkını gasp ediyorsun ve bunun farkında bile değilsin. Açık şekilde şovenist, ırkçı söylemlerin sonuna biz kardeşiz ekliyorsun.
Kendi ulusunda hak gördüğünü, karşısındakinde hak görmüyorsan, kendi övündüğün, gururlandığın değerlerini, karşısındaki de dillendirince o dili kesiyorsan, bu durumun tek bir karşılığı vardır: IRKÇILIK. Senin bayrağını kutsal yapan, Kürt ulusunun bayrağını paçavra yapan nedir? Sen bağımsızken, bağımsızlığınla övünürken, Kürt ulusunun bağımsızlık hakkını gasp etmen ve bağımsızlık arayışını "bölücülük" olarak nitelendirebilmeni sağlayan nedir? Ben söyleyeyim, kabul etmek istemesen de kendi ırkının Kürtlerden, Lazlardan, Ermenilerden üstün olduğunu düşünüyorsun.
Gelelim "Türk-Kürt kardeşiz biz yeaa"cılara. Eğer samimi olsaydınız, Kürt ulusunu kardeşiniz gibi görseydiniz Kürt ulusunun hak arayışlarına sessiz kalmazdınız, onların yanında olurdunuz. Eğer Kürtler'i, onlarla illa aynı siyasal yapı altında yaşayacak kadar çok seviyorduysanız(!), Türk-Kürt kardeştir söylemini, Kürt özgürlük hareketine karşı değil, yıllarca Kürtler'i görmezden gelen, onları aşağı ırk olarak nitelendiren, Güneydoğu'yu kana bulayan, binlerce faili meçhul cinayet işleyen, insanları sırf Türkçe bilmediği için astıran bu devlete karşı söylerdiniz. Ama ben sizin zoraki demokratlığınız altındaki fikirsel temelinizi çok iyi biliyorum.
Neyse konuyu fazlaca dağıttık, dönelim Atatürk'ün aşırı hümanist, çok çağdaş, muhteşem ötesi milliyetçilik anlayışına. Neymiş? Etnik milliyetçilik kötü bir şeymiş, ama Atatürk demiş ki etnik kimliğini boşver, kendini Türk hisset yeter. Şimdi arkadaşlar, yıllarca söylendi bu argümanlar, okulda televizyonlarda her yerde. Ulan biri de çıkıp demedi lan bu ne saçma salak bir görüştür ya. Ulan kendi ulusal değerleri, kendi ulusal bilinci olan bir ulus, neden kendi ulusal kimliğini bir kenara bırakıp başka bir ulus gibi hissetsin anasını satayım ya? Lan bir Laz (asimilasyonlara direnip ulusal kimliğini kaybetmemiş, 30.000 civarı Laz'dan bahsediyorum) neden ben Türküm desin, neden bir Ermeni ben Türküm desin, neden bir Kürt ben Türküm desin? Salak mı lan bu insanlar? Bu iş o kadar kolaysa sen Kürtüm de madem, senin ayrıcalığın ne? Neden diğer ulusların sana itaat etmesini bekliyorsun? Çünkü kendini onlardan üstün görüyorsun. Bu kadar açık. Ve şovenistsin, tüm azınlık uluslara Türk kimliğini tepeden dayatıyorsun. Ben Türküm diyeceksin! Yoksa bu topraklarda barınmayacaksın!
Atatürk, farklı kültürlerin, farklı birçok ulusun iç içe girdiği, beraber yaşadığı bu topraklarda bir ulus devlet yaratmak istedi. Velhasıl sen Kürt illerini, kendi ulus devletinin içine alıyorsan, sınırların içinde birçok farklı ulus barınıyorsa, onların haklarını da vereceksin, özerklik isterlerse tanıyacaksın, ki bu sözü Kürtlere Lozan zamanı vermenize rağmen daha sonra tutmadınız. Eğer bunları yapmazsan, üstüne üstlük bir de burası Türk devleti, herkes Türk'üm diyecek, Türk ulusunun ulusal çıkarları doğrultusunda hareket edecek, Türkçe konuşacak diye dayatırsan, diğer etnik kimlikleri ötekileştirirsen işte orada halat kopar. Kopacağını da bildikleri için, Anadolu'da sistematik bir etnik temizliğe ve asimilasyon politikalarına başladılar. Samsun'a çıkan Atatürk'ün en önemli görevlerinden biri, Topal Osman'a bölgedeki Rum-Pontus azınlığın temizlenmesini emretmesiydi. Ermeni tehciri, aynı sebepten yapıldı. "Ya sukunet içinde bizimle yaşarsınız, ya da dünyada tek bir Ermeni bile bırakmam" (Enver Paşa) diyen adamların yaptığı bu olay bile bugün Ermeniler de az köy basmadı şimdi yeaa diye savunulmaya çalışılıyor.
"Burası Türkiye, herkes Türk. Kürt de olsan, Laz da olsan, Rum da olsan ben Türküm diyeceksin, Türkçe konuşacaksın" dayatması açık bir etnik jakobenizm örneğidir, savunulacak hiçbir tarafı da yoktur. Atatürk milliyetçiliği, kültürel ırkçılıktır, asimilasyon demektir. Son olarak belirtmek isterim ki, "Ne mutlu Türküm diyene" sözü, "Ne mutlu Türk olana" sözünden çok daha tehlikelidir.
14 Aralık 2014 Pazar
Curt Querner, Demonstration
Ezilmişliği, tükenmişliği, sefaleti avuçlarının arasına sıkıştırır onlar. Sıkıldı mı yumruklar tekrar birey olur her biri. Ve bütün insanlığın özlemi ve umudu, şimdi onların iki yana sarkmış kollarının gücünde. Tavı gelen demire vurdukları gibi vuruyorlar bugüne, kuruyorlar geleceği. Yeni bir eylemin eşiğinde, birbirini tamamlayan duygularla bakıyorlar dünyaya. Biraz yorgun, biraz kuşkulu bakıyorlar.
26 Ekim 2014 Pazar
Modern Dünya #2: Sanatın Endüstriyelleşmesi ve Popüler Kültür
Bütün bir hayatın temeli, ekonomidir. Ekonomik sistem, toplumdaki sınıfları ve bu sınıfların üretim ilişkilerini belirler. Kültür-sanat, sınıflar savaşımı, günlük yaşamın içeriği, siyasal yapılanmalar, yani hayat, ekonomik temelin üstünde şekillenir ve ekonomik temelle bağlantılıdır.
Ekonomik altyapıdaki değişimlerin etkileri, sadece ekonomik alanda kendini göstermez. Kendi üstünde yükselen hayatın her alanını etkiler. Hele bu değişimler evrim değil, Sanayi Devrimi gibi bir devrimle gerçekleşmişse değişimlerin etkileri çok daha büyük ve keskin görünür. Devrimden sonra üretim şeklinin değişmesi, beraberinde üretim ilişkilerinin de değişmesini getirir. Ardından ekonomik altyapıda ve üretim ilişkilerinde meydane gelen köklü değişimler, toplum yapısına yansır. Toplumdaki sınıf sayısı, sınıfların nicelikleri ve nitelikleri, sınıfların sınıf bilincini de değişir. Ve hatta bu değişimler, siyasi yapılanmaların görünüşlerini ve/veya işlevlerini de değiştirir.
Sanayi devrimi çok şeyi değiştirdi. Feodalizmin kalıntıları üstünde yükselmeye başlamış olan kapitalizm nihai zaferini yaşadı. Değişen sistem, yeni bir toplum modeli yarattı: Tüketim toplumu. İnsanlar ne kadar tüketirse, kapitalistler o kadar ürün satacak, o kadar para kazanacaktı.
Tüketimin insanın temel güdüleriyle olan bağlarını keşfetmiş olan kapitalistler, yaşama amacı tüketmek olan bir toplum yarattı. Kapitalistlerin, reklamcılığı kullanarak insanların bilinçdışı arzularıyla oynaması sonucunda insan tükettikçe varolan, tükettikçe birey olduğunu hisseden bir varlığa evrildi. Tükettikçe özünden uzaklaştı.
Ekonomik altyapıdaki değişimlerin etkileri, sadece ekonomik alanda kendini göstermez. Kendi üstünde yükselen hayatın her alanını etkiler. Hele bu değişimler evrim değil, Sanayi Devrimi gibi bir devrimle gerçekleşmişse değişimlerin etkileri çok daha büyük ve keskin görünür. Devrimden sonra üretim şeklinin değişmesi, beraberinde üretim ilişkilerinin de değişmesini getirir. Ardından ekonomik altyapıda ve üretim ilişkilerinde meydane gelen köklü değişimler, toplum yapısına yansır. Toplumdaki sınıf sayısı, sınıfların nicelikleri ve nitelikleri, sınıfların sınıf bilincini de değişir. Ve hatta bu değişimler, siyasi yapılanmaların görünüşlerini ve/veya işlevlerini de değiştirir.
Sanayi devrimi çok şeyi değiştirdi. Feodalizmin kalıntıları üstünde yükselmeye başlamış olan kapitalizm nihai zaferini yaşadı. Değişen sistem, yeni bir toplum modeli yarattı: Tüketim toplumu. İnsanlar ne kadar tüketirse, kapitalistler o kadar ürün satacak, o kadar para kazanacaktı.
Tüketimin insanın temel güdüleriyle olan bağlarını keşfetmiş olan kapitalistler, yaşama amacı tüketmek olan bir toplum yarattı. Kapitalistlerin, reklamcılığı kullanarak insanların bilinçdışı arzularıyla oynaması sonucunda insan tükettikçe varolan, tükettikçe birey olduğunu hisseden bir varlığa evrildi. Tükettikçe özünden uzaklaştı.
Kapitalizm, her nesneye, her varlığa "bundan nasıl kar edebilirim" diye yaklaşır. Her duygudan, her varlıktan, aklınıza gelebilecek her şeyden kar elde etmenin yollarını arar.
Sanat da, spor da, kitlelerinin günlük hayatlarına girebilen her aktivite de sömürülmek için ideal alanlardır kapitalistler için.
Kapitalizm, sanata da kar elde edilecek, sömürelecek bir alan olarak baktı ve bunu yaptı da. Sanat endüstriyelleşti, yine kapitalislerin tekeline girdi. Sanat, bu kapitalistlerin ticari kaygıları çerçevesinde gelişti, gelişmekte. Sektör gittikçe büyüyor, hep daha fazla para giriyor. Sanat yozlaşıyor, özünden, amacından uzaklaşıyor.
Sanat da, spor da, kitlelerinin günlük hayatlarına girebilen her aktivite de sömürülmek için ideal alanlardır kapitalistler için.
Kapitalizm, sanata da kar elde edilecek, sömürelecek bir alan olarak baktı ve bunu yaptı da. Sanat endüstriyelleşti, yine kapitalislerin tekeline girdi. Sanat, bu kapitalistlerin ticari kaygıları çerçevesinde gelişti, gelişmekte. Sektör gittikçe büyüyor, hep daha fazla para giriyor. Sanat yozlaşıyor, özünden, amacından uzaklaşıyor.
Bu noktada, sanatın ne olduğuna ve amacına değinmek gerekir. Sanat, insanların duygu ve düşüncelerini dışa vurmasının, başka insanlarla paylaşmasının bir aracıdır. Yaratıcılık, hayalgücü sanatın olmazsa olmazlarıdır. Günümüzde ise "sanat" diye tabir edilen şeyin, sanattan çok uzak bir şey olduğu, bu açıklamayı göz önüne alırsak çok açıktır.
Müzik, enstrümanla yapılır. Bir sanat olduğuna göre, insanların duygularının dışa vurumudur. Popüler müziğe bir göz atalım; Ticari kaygılarla piyasaya sürülen, bilgisayar kullanılarak, hiçbir emek harcanmadan yapılan, ritmik sesler. Sıradan bir insanın 1-2 günde yazabileceği, ne bir duygunun, ne bir düşüncenin, ne bir yaşanmışlığın izlerini taşıyan, bomboş sözler.
Sadece pop, rap, dubstep gibi türler değil. Bir nebze müzikle alakası olan şarkılarda da müthiş bir kalitesizlik söz konusu. Günümüzün popüler rock gruplarına baktığımızda aynı şeyi görüyoruz. Bu grupların, özellikle de alternatif rock, punk rock tarzındaki grupların müziğine bakıldığında teknik kalitesizlik göze çarpıyor. Bu grupların şarkılarını arka arkaya dinleyince sanki aynı şarkı dinleniyormuş hissi beliriyor. Çünkü yaratıcılıktan uzak, yavan bir sanat üretiliyor. Şarkılarda sanat yapma amacı yok. Kitlelerin ilgisini çekme ve dolayısıyla da para kazanma amacı ön planda.
Ürünün değerini, kitlelerin ilgisi, kitlelerin ilgisini de ürünün teknik değeri belirler. Sanat ürününün teknik değeriyle kitlelerin ilgisi arasında diyalektik bir ilişki vardır. İşin doğalı budur.
Ancak devreye öznel bir irade girer ve denklem bozulur. Kitlelerin ilgisini yönlendiren bir irade, reklamcılık. Kitleler, kendilerine ne sunulursa onu kabul ederler. En çok hangi rock yıldızının, sinema filminin veya kitabın reklamı yapılırsa kitleler ona ilgi gösterir. Böylece sanat ürününün teknik değeriyle kitlelerin ilgisi arasındaki diyalektik bozulur.
Ürünün değerini, kitlelerin ilgisi, kitlelerin ilgisini de ürünün teknik değeri belirler. Sanat ürününün teknik değeriyle kitlelerin ilgisi arasında diyalektik bir ilişki vardır. İşin doğalı budur.
Ancak devreye öznel bir irade girer ve denklem bozulur. Kitlelerin ilgisini yönlendiren bir irade, reklamcılık. Kitleler, kendilerine ne sunulursa onu kabul ederler. En çok hangi rock yıldızının, sinema filminin veya kitabın reklamı yapılırsa kitleler ona ilgi gösterir. Böylece sanat ürününün teknik değeriyle kitlelerin ilgisi arasındaki diyalektik bozulur.
Sinema da endüstriyelleşmeden nasibini aldı. Yönetmen denilen "tüccarlar", olay ve duyguların ortaya konmasındaki tekniklerle, senaryoyla, kurguyla, oyunculuklarla, diyaloglarla ilgilenmezler. Tek ilgilendikleri şey, paradır. Sadece gişe hasılatı için film yaparlar. Azıcık vasat aksiyon, klişe bir hikaye, magazinsel boyutu ön planda olan ancak oyunculuğu yerlerde sürünen oyuncular ve 2-3 Amerikan bayrağını bir araya getirerek "sinema filmi" yapmış olurlar.
İnsanlara bir filmi neden beğenmediğini sorduğumda aldığım cevaplar, "beğenmedim işte, sıkıcıydı"dan ibaret. İnsanlar sinemayı da diğer sanat dalları gibi bir gösteriden ibaret olarak algılamakta ve filmleri sadece eğlenmek, zaman gerçimek için izlemekte. Bir filmden tek beklentisi zaman geçirmek olan bir insanın salt aksiyondan başka bir şey içermeyen aksiyon filmleri veya yavan bir mizahtan ibaret olan vasat komedi filmlerine rağbet göstermesi normaldir, öyle de olmaktadır. En çok gişe yapan filmlere baktığımızda bu kategorideki filmler karşımıza çıkmakta.
Sinemanın amacı, insanları eğlendirmek falan değildir. Sinema bir anlatıdır. Gerçekliğin yansımalarını perdeye aktarmaktır. Bu yansımaların gerçeklikle olan ilişkilerine yön vermektir.
“Gözlerimiz kusursuz olsaydı, sinema olmazdı”
Her sanat dalı için ayrı ayrı konuşmak istemiyorum çünkü sorunun kaynağı aynı olduğundan, aynı şeyleri tekrarlamaya başlıyorum bir yerden sonra. Sadece sinema ve müziği incelememin sebebini popülizm olarak adlandırmayın, en çok yozlaşan ve sanattan uzaklaşan iki tür sinema ve müzik. Resim, heykel gibi sanat dalları sömürüye daha kapalı alanlar. Dolayısıyla da bu dallarda sinema, müzik, edebiyat kadar hakim değil kapitalisler. Bir tablonun reklamını yapamazsınız, o tablodan para kazanamazsınız(görece). Bir tablodan kazanılan para çok daha az kişi ve kurumun cebine gider. Ancak bir film piyasaya çıktığında sektörde dönen paraların miktarı ve o paraların uğradığı durakların miktarı çok çok daha büyük olur. O yüzden kapitalistler diğer fazla el atmazlar. Hep daha popüler olmuş olan müzik, edebiyat ve sinemayı çok daha popüler yapa kapitalisler, bu üç dalı diğer dallardan koparmış ve aralarındaki arz-talep farkını iyice açmıştır.
Bir de aşk teması var değinmemiz gereken. Günümüzün "sanatçıları", üretemedikleri için, notalara, kağıda bir şeyler dökemedikleri için, aşk temasını sömürürler. Çünkü aşk popüler bir tema. İnsanlara aşk içeren ne verirseniz verin tüketirler. Yanlış anlaşılmasın, aşk temasına karşı değilim. Sanatın duyguların dışa vurumu olduğunu düşünen biri olarak, belki de dünyadaki en yoğun duygunun kullanılmasına pek tabii ki karşı olamam. Ancak 3 ayda bir sevgili değiştiren bir popstarın, en çok bu rağbet görüyor diye aşk acısı temalı şarkı yapması samimiyetten uzak. Zaten kendi duygularını ortaya koymak gibi bir gayesi olmadığından, şarkıdan aşk acısıyla ilgili bir duygu alınması söz konusu değil.
Peki insanların sanat adı altında gelişen bu eğlence sektörüne bu kadar ilgi göstermesi neden? Popüler olanın kalitesiz sanat olması neden? Bunun sebebini aslında ilk yazıda açıklamıştım. Kitleler ihtiyaçları olmayan şeyleri de alabilirdi. Önemli olan kitleleri, ihtiyaç duymadıkları metalara ihtiyaç duyduklarına inandırmaktı. İnsanlara ne verilirse, onu alıyorlardı. Büyük bir müzik şirketi, piyasaya genç bir rock grubu sürdüğünde insanlar o grubu dinlemeye başlıyorlar. Çünkü kendilerine verilen bu.
Diğer bir neden ise, tüketim toplumunun yarattığı tüketim psikolojisi. İnsanlar çok hızlı tüketmeye başladı. Öyle tüketmeleri gerek, çünkü piyasaya yeni metalar girdi bile, onları da tüketmeleri gerekiyor. Ve insanlar, dediğim gibi, tükettikçe kendini iyi hissediyor. O yüzden de, tükettikçe tüketiyor. Hızlı tüket psikolojisinin bir diğer nedeni ise, modern kent hayatının hızlılığı. Gün içerisindeki koşuşturmacada kolay ve hızlı tüketilebilen metalar istiyor insanlar. İşte bu hızlı tüket psikolojisi, metalaşan sanat eserlerinin tüketimi sürecinde de ön planda. İnsanlar artık, kolay hazmedilebilen, kolay tüketilebilen metalar istiyor. Örneğin herhangi bir Pink Floyd şarkısı bu tanıma uymaz. Çünkü şarkı size bir şeyler vermek ister. Sözleriyle, notalarıyla sizinle iletişime geçer. Şarkıya odaklanmanız, notaları hissetmeniz gerekir. Arka don müziği olarak çalsın isterseniz ise, tam tersine sıkıcıdır ve kulağınızda bayağılaşır. Ancak Taylor Swift'in herhangi bir şarkısı böyle değildir. Sadece şarkıdaki ritim sizi eğlendirir. Bu yüzden gün içerisinde kolayca dinlenebilir.
Çoğunluk bir şeyi yapıyorsa, o doğrudur diyebilirsiniz. Herkesin zevkleri farklıdır diyebilirsiniz. Her şeyi en iyi sen mi biliyorsun diyebilirsiniz ancak bunlar, afedersiniz ama hayatımda duyduğum en saçma cümleler. Bu cümleleri kurmak, sanat kuramlarını, sanat üzerine yazılmış onca makaleyi, sanatın insanın sosyo-psikolojik tavırlarıyla olan ilişkilerini ve her şeyden önemlisi sanatın özünü ve işlevini görmezden gelmektir. Bu durumun, insanların zevklerinin farklı olmasıyla ilgisi yok.
"Kapitalizm satamadığı ağacı keser" sözünü hepiniz bilirsiniz. Sanat da, kapitalistlerin sömürdüğü büyük bir sektör artık.
Öte yandan, kültürün, sanatın, sporun kapitalistler için tek anlamı, para değildir. Sanat ve spor, kitlelerin kontrol altında tutulmasına, pasifize edilmesine yardımcı olmaktadır. İnsanları güncel olaylardan ve gerçeklerden koparma işlevini üstlenmektedir.
Burjuvazi popüler kültürü yaratır ve maddi ilişkilere uygun olarak yarattığı kültürel yoksunluğu kitlelere zenginlik olarak sunar. Deformasyona uğramış kültür halk kitlelerine ekonomik ve toplumsal güçlerini hatırlatacaktır. Oysa kitle kültürü bu güçlerin gizemleştirilmesine yasrdım etmekte, kendisi de bu kültürün gizemli bir biçimi olarak belirmektedir. Burjuvazi müziği, resmi, heykeli, kısacası bütün sanat dallarını kitlelerden tecrit ederek, onları kendisi için boş bir gösteriye dönüştürmekte ve başka bir yoksulluğa itmektedir.
Yıllar boyunca edebiyatın en büyük sorunu edebiyatın kim için ve ne için yapılması gerektiğiydi. Halk için mi, sanat için mi? İkiyi bölünen edebiyatçılar, yıllar boyunca bu sorunsal çerçevesinde şiddetli tartışmalarda bulundu, birbirlerine düştü. Kavgalar edildi. Tüm bu tartışmalar boşuna mıydı? Boşuna mı birbirine girdi tarihin en büyük edebiyatçıları? Bugün, edebiyat da dahil olmak üzere tüm sanat dallarının tek bir amaca hizmet ettiği açık: Ne sanata, ne de halka. Sermayenin karına.
Öte yandan, kültürün, sanatın, sporun kapitalistler için tek anlamı, para değildir. Sanat ve spor, kitlelerin kontrol altında tutulmasına, pasifize edilmesine yardımcı olmaktadır. İnsanları güncel olaylardan ve gerçeklerden koparma işlevini üstlenmektedir.
Burjuvazi popüler kültürü yaratır ve maddi ilişkilere uygun olarak yarattığı kültürel yoksunluğu kitlelere zenginlik olarak sunar. Deformasyona uğramış kültür halk kitlelerine ekonomik ve toplumsal güçlerini hatırlatacaktır. Oysa kitle kültürü bu güçlerin gizemleştirilmesine yasrdım etmekte, kendisi de bu kültürün gizemli bir biçimi olarak belirmektedir. Burjuvazi müziği, resmi, heykeli, kısacası bütün sanat dallarını kitlelerden tecrit ederek, onları kendisi için boş bir gösteriye dönüştürmekte ve başka bir yoksulluğa itmektedir.
Yıllar boyunca edebiyatın en büyük sorunu edebiyatın kim için ve ne için yapılması gerektiğiydi. Halk için mi, sanat için mi? İkiyi bölünen edebiyatçılar, yıllar boyunca bu sorunsal çerçevesinde şiddetli tartışmalarda bulundu, birbirlerine düştü. Kavgalar edildi. Tüm bu tartışmalar boşuna mıydı? Boşuna mı birbirine girdi tarihin en büyük edebiyatçıları? Bugün, edebiyat da dahil olmak üzere tüm sanat dallarının tek bir amaca hizmet ettiği açık: Ne sanata, ne de halka. Sermayenin karına.
"Sanat"
20 Ekim 2014 Pazartesi
"Vedat,
Taylan, Mehmet, Necmi
Devrim için öldüler..."
Yürüyoruz başkentin sokaklarında,
Önde gidiyor devrim şehidi.
Hep beraber söylüyoruz bu marşı, tek bir adam söylemiyor.
O marşta yaşıyor, marşı söyleyenlerden birisi.
Marştaki şehitler listesine, şeref listesine
Kendi adını sokuyor, sessiz ve mahcupça.
Ve sırası geldi, sırasını bekleyen o neferin.
Ama öyle mi gelecekti sırası?
Oysa neler kurmuştu neler...
Erkekçe vurulacaktı kalbinden
'Yaşasın THKC' olacaktı son sözü.
Devrim için öldüler..."
Yürüyoruz başkentin sokaklarında,
Önde gidiyor devrim şehidi.
Hep beraber söylüyoruz bu marşı, tek bir adam söylemiyor.
O marşta yaşıyor, marşı söyleyenlerden birisi.
Marştaki şehitler listesine, şeref listesine
Kendi adını sokuyor, sessiz ve mahcupça.
Ve sırası geldi, sırasını bekleyen o neferin.
Ama öyle mi gelecekti sırası?
Oysa neler kurmuştu neler...
Erkekçe vurulacaktı kalbinden
'Yaşasın THKC' olacaktı son sözü.
Bu
fırsat geçti eline
ama kahpe kader o kadarını bile çok gördü.
Olmadı olmadı...
O diye yoldaşını delik deşik ettiler.
Kahpenin kurşunu
Ceketini, pantolonunu delik deşik etti
Ama kalbini delemedi.
Ve o kendisini vurdu.
Talih ne gezer bu adamda,
tetiğini kaldırmayı unuttu, unutmaz olasıca.
Tabancası saldırdı, kurşun hedefinin altına girdi.
O cezasını çekiyordu, ezeli derdi unutkanlığının ve solaklığının.
Oligarşinin hastahanesi, mapushanesi...
Karanın siyahın her tonu...
Paspal kurbağa Gonzales
Ve ünlü kement atıcı şefkat Kakamço.
Oportünizm atmıştı oklarını yakalanmadan önce,
'Bölücü, kariyerist, pasifist' diye.
Oligarşinin gazeteleri atmıştı oklarını yakalanmadan önce.
'Teslim oldu' diye.
Vuruştu, yine teslim oldu denildi, konuşmadı.
İşkenceler altındaki arkadaşlarının bölük pörçük
ifadelerini topladılar, tek bir ifade yaptılar.
Ve konuştu diye ilan etti paspal kurbağa Gonzales.
Bu adamın kaderi bu.
Bu adam kurşunların değil kahredici okların hedefi.
Açık vermişti bir kere
Neden korktuğunu hissettirmişti düşmana,
Anlamıştı düşman, bu adam işkenceden, kurşundan değil,
Zehirli oktan korkar.
Üzülme aslanım, hatırla bak, ne diyor usta:
'Düşman bize ne kadar çok ok atarsa, biz o kadar doğru yoldayız.'
Varsın bütün oklar üstüne yağsın.
Devrimcilerin gözleri kör, kulağı sağır değil.
Biliyorum seni bu oklar yaralıyor.
Yaralamasın kardeşim, yaralamasın.
Bak ne diyor usta:
'Unutma ki devrim şehidi sadece kurşunla olmaz,Şefkat Kakamço'nun kementleri de şehit eder adamı.'
ama kahpe kader o kadarını bile çok gördü.
Olmadı olmadı...
O diye yoldaşını delik deşik ettiler.
Kahpenin kurşunu
Ceketini, pantolonunu delik deşik etti
Ama kalbini delemedi.
Ve o kendisini vurdu.
Talih ne gezer bu adamda,
tetiğini kaldırmayı unuttu, unutmaz olasıca.
Tabancası saldırdı, kurşun hedefinin altına girdi.
O cezasını çekiyordu, ezeli derdi unutkanlığının ve solaklığının.
Oligarşinin hastahanesi, mapushanesi...
Karanın siyahın her tonu...
Paspal kurbağa Gonzales
Ve ünlü kement atıcı şefkat Kakamço.
Oportünizm atmıştı oklarını yakalanmadan önce,
'Bölücü, kariyerist, pasifist' diye.
Oligarşinin gazeteleri atmıştı oklarını yakalanmadan önce.
'Teslim oldu' diye.
Vuruştu, yine teslim oldu denildi, konuşmadı.
İşkenceler altındaki arkadaşlarının bölük pörçük
ifadelerini topladılar, tek bir ifade yaptılar.
Ve konuştu diye ilan etti paspal kurbağa Gonzales.
Bu adamın kaderi bu.
Bu adam kurşunların değil kahredici okların hedefi.
Açık vermişti bir kere
Neden korktuğunu hissettirmişti düşmana,
Anlamıştı düşman, bu adam işkenceden, kurşundan değil,
Zehirli oktan korkar.
Üzülme aslanım, hatırla bak, ne diyor usta:
'Düşman bize ne kadar çok ok atarsa, biz o kadar doğru yoldayız.'
Varsın bütün oklar üstüne yağsın.
Devrimcilerin gözleri kör, kulağı sağır değil.
Biliyorum seni bu oklar yaralıyor.
Yaralamasın kardeşim, yaralamasın.
Bak ne diyor usta:
'Unutma ki devrim şehidi sadece kurşunla olmaz,Şefkat Kakamço'nun kementleri de şehit eder adamı.'
11 Ekim 2014 Cumartesi
Pink Floyd Top10
Another Brick In The Wall (All Parts)
[The Wall, 1979]
9)Julia Dream
8)Time (The Dark Side Of The Moon, 1973)
7)Empty Spaces/What Shall We Do Now/Young Lust
(The Wall, 1979)
6)Comfortably Numb (The Wall, 1979)
5)Echoes (Meddle, 1971)
4)Learning To Fly (A Momentary Lapse Of Reason, 1987)
3)Set The Controls For The Heart Of The Sun
(A Saucerful Of Secrets, 1968)
2) High Hopes (The Division Bell, 1994)
1)Hey You (The Wall, 1979)
Modern Dünya #1: Tüketim Toplumu
Günümüzde bireylerin, özellikle de gençlerin hayatlarına hükmeden tek bir isim var. Aslında bu isim hayatta değil. Bu kişi 1891'de Viyana'da doğan Edward Bernays. Bernays, modern propagandanın öncüsü kabul edilse de, kendisi propaganda sözcüğü halkta kötü bir algı yarattığı için, propaganda yerine "halkla ilişkiler" terimini kullanmıştır. Aslında ne mi yapmıştır? Kapitalistlere, yüzyılın kıyağını geçmiş, onlara, hayal dahi edemeyecekleri bir şeyi vermiştir: Zihin kontrolü.
Kapitalizmde, ihtiyaca göre şekillenmediğinden üretim, bir disiplinden yoksun ve kaotiktir. Ancak bu birçok sorunu beraberinde getirir. Kapitalistlerin toplumun ihtiyacını değil, kendi kârını gözeterek yaptığı üretim, meta yığınlarıyla son bulur. İhtiyaçtan fazla üretilen mallar, tabii ki ellerinde kalır. Bu malları satmak için yeni yollar ararlar. Emperyalzim, bu durumun bir getirisidir. Ancak gözü doymayan kapitalistler, hep daha fazla kâr, hep daha fazla sermaye hayaliyle yanıp tutuşur. Bu dünyadaki her maddeye, her duyguya, aklınıza gelebilecek her şeye birer meta gözüyle bakarlar, ve onlardan kar etmenin yollarını ararlar. Edward Bernays ise para hırsıyla gözü dönmüş olan sermaye sahiplerine yüzyılın kıyağını geçmiştir. Edward Bernays, dayısı olan Sigmund Freud'un psikanaliz kuramlarından da faydalanarak kapitalistlere, kitlelerin, ihtiyaçları dışındaki metaları da arzulayabileceğini göstermiştir. İnsanlar, ihtiyaçları olmayan şeyleri de satın alabilir, onları da tüketebilirlerdi. Bernays, toplumu yöneten irrasyonel içsel kuvvetleri azdırıp, insanların egolarını güçlendirme yoluna giderek bunu başaracağını düşünmüştü. Modern dünya insanının, popüler mekanlara gittiğinde kendini toplumun bir parçası hissetmesi, aldığı telefonun yeni modeli çıkınca ihtiyacı olmadığı halde hemen o telefonu arzulamaya başlaması, telefon modellerini sosyal statü göstergesi sayması, ihtiyacı olmadığı bir dünya metaya para harcaması, insanların para harcadıkça, tükettikçe kendini iyi hissetmesi gibi şeyleri çok önceden gören adamdı Bernays. İhtiyaçları manipüle etmeyi, kitleleri yönlendirmeyi başardığında, modern tüketim/gösteri toplumunu da yaratmış oluyordu aslında.
Günümüzde bu propagandanın nasıl yürütüldüğü ve kitlelerin bilinçdışı arzularının nasıl yönetildiğine gelince, çok basit: Reklamcılık. Reklamcılık günümüzde çok büyük paraların döndüğü kocaman bir sektör artık. Hayatın her alanında bizlere ihtiyacımızın olmadığı mallar pazarlanmakta.
Öte yandan günümüz toplumu, insanın sürü psikolojisiyle hareket eden bir hayvan olduğunu kanıtlar nitelikte. Bir ürünün değeri ve işlevselliği, diğer insanların o ürüne olan talepleriyle doğru orantılı insanların gözünde. Eğer bir şey modaysa, o şey iyidir. "Artık bu moda" lafını çokça duyuyorum çevremden. Bunu genelde dış görünüşle ilgili kullanır insanlar, saç uzatma, küpe takma gibi. Kendisine sorulduğunda, küpe takmayı gerçekten sevdiğinden, veya bir ayakkabı modelini gerçekten beğendiğinden değil, herkes küpe taktığı için küpeyi taktığını, herkes o ayakkabıdan aldığı için o ayakkabıyı giydiğini söyler aslında. Ve bu psikoloji, tüketimin her alanında hakim.
Öte yandan günümüz toplumu, insanın sürü psikolojisiyle hareket eden bir hayvan olduğunu kanıtlar nitelikte. Bir ürünün değeri ve işlevselliği, diğer insanların o ürüne olan talepleriyle doğru orantılı insanların gözünde. Eğer bir şey modaysa, o şey iyidir. "Artık bu moda" lafını çokça duyuyorum çevremden. Bunu genelde dış görünüşle ilgili kullanır insanlar, saç uzatma, küpe takma gibi. Kendisine sorulduğunda, küpe takmayı gerçekten sevdiğinden, veya bir ayakkabı modelini gerçekten beğendiğinden değil, herkes küpe taktığı için küpeyi taktığını, herkes o ayakkabıdan aldığı için o ayakkabıyı giydiğini söyler aslında. Ve bu psikoloji, tüketimin her alanında hakim.
Reklamcılığa geri dönelim. Televizyon izlemeyi bırakmak hayatımda aldığım en iyi 3 karara oynar banko. Televizyonda, bilboardlarda, hayatın her alanındaki reklamlara bir bakın. İhtiyaçlarınızı hedef almaz hiçbiri. Araba reklamları örneğin. Arabanın işlevselliğinden bahsedilmez hiçbir reklamda. Araba reklamlarının üzerinde duralım biraz. Televizyonun karşısına çok az geçen benim bile dikkatimi çeken bir konu var. O da son yıllarda araba reklamlarındaki kadın vurgusu. Arabaya binen kadının kendinden geçişi, mutlu oluşu, arabanın sahibi olan erkeğe karşı duyduğu hayranlık vurgulanıyor. Erkeklerin bilinçaltına arabanın olmazsa olmaz olduğu, kadınları etkilemenin, gerçek erkek olmanın yolu olduğu sokuluyor. Yani artık metalar, ihtiyaç olmaktan çıkmış, birer itibar aracına dönüştürülmüştür.
Modern toplumun tüketim çılgınlığı bir yana, bir diğer karakteristik özelliği ise gösterişe düşkünlüğüdür. İnsanlar ne yaptıklarını, ne yediklerini, nerede olduklarını, nerelere gittiklerini, kimlerle olduklarını diğer insanlarla paylaşmaktan dayanılmaz haz duymaktadırlar. Bunun sebebinin temelinde, algılarıyla oynanan bireylerin, metaları birer itibar aracı olarak görmesindeki bakış açısı yatar. Bu bakış açısı kökleşmiş, hayatın her alanında kendini göstermiştir. Hafta sonu Fink'e (Bursa'da özellikle liseliler arasında çok popüler bir mekan) gidersin, sıradan içeceklere değerinden çok fazla paralar verirsin. Başka da hiçbir bok yapmazsın, arkadaşlarınla sohbet edersin. Bunu çok daha ucuza yapabileceğin, çok da kaliteli bir dolu mekan varken, sen Fink'e gidersin. Çünkü herkes Fink'e gider. Sen de oraya gittiğinde kendini iyi hissedersin. Bunu da internet aracılığıyla herkesle paylaşmaktan inanılmaz bir haz duyarsın.
Şu mekandayım, şununlayı, şunu yapıyorum. İnsanlar sosyal medya aracılığıyla hayatlarını pazarlıyor artık. Bir eylemi yapmasındaki asıl amaç o eylemi internette paylaşmaktan aldığı haz, o eylemi yaparken aldığı haz değil.
Küçük burjuva ideolojisi böyledir. Sınıf bilincine sahip değildir, burjuvaziye özenir. Onlar gibi olmak ister. Taklitçidir, kaypaktır, samimiyetsizdir. Burjuvazinin kendisine dayattığı yoz kültürü zenginlik sanar. Burjuvazinin kendisine dayattığı yaşam tarzını benimser. Hep birileri gibi olmak ister. Birileri gibi olmaya çabalar, onlar gibi olduğunu göstermeye çalışır. Kafeler, popüler mekanlar, popüler kültür onun için vardır. Onlar gibi görünürken egolarını tatmin eder, kendisini burjuvaziye yakın zanneder.
Şu mekandayım, şununlayı, şunu yapıyorum. İnsanlar sosyal medya aracılığıyla hayatlarını pazarlıyor artık. Bir eylemi yapmasındaki asıl amaç o eylemi internette paylaşmaktan aldığı haz, o eylemi yaparken aldığı haz değil.
Küçük burjuva ideolojisi böyledir. Sınıf bilincine sahip değildir, burjuvaziye özenir. Onlar gibi olmak ister. Taklitçidir, kaypaktır, samimiyetsizdir. Burjuvazinin kendisine dayattığı yoz kültürü zenginlik sanar. Burjuvazinin kendisine dayattığı yaşam tarzını benimser. Hep birileri gibi olmak ister. Birileri gibi olmaya çabalar, onlar gibi olduğunu göstermeye çalışır. Kafeler, popüler mekanlar, popüler kültür onun için vardır. Onlar gibi görünürken egolarını tatmin eder, kendisini burjuvaziye yakın zanneder.
Tüketim Toplumunda Birey
Yaratılan yeni toplumda birey davranışları iyice anormalleşmekte. Şu ana kadar daha çok bireylerin sosyo-psikolojik tavırları ve toplumun davranışları üzerinde durduk. Birey psikolojisine ve bu yeni toplumda bireylere sunulan hayata değinecek olursak, gördüğümüz şey çok da farklı değildir. Modern toplumda bireylerin ruh sağlıkları da iç karartıcıdır. İnsanın kendine yabancılaşması, insanın doğaya yabancılaşması, insanın topluma yabancılaşması; yalnızlık, ötekileşme, stres, güvensizlik, kaygı. Modern dünya insanının farkında dahi olmadığı hastalıklarıdır.
George Orwell’ın, meşhur 1984‘ünde
anlattığı türden standartlaştırılmış, kişiliksizleştirilmiş, toplum, yabancılaşmayı bütün boyutlarıyla yaşayan bir uç
toplum örneğidir. Bu toplumsal çözülüşle birlikte, birbirlerinden beklentisi olmayan
ve birbirlerine sorumluluk duymayan insanlar, kuşatıcı ve koruyucu insan ilişkilerinden
uzaklaştıkça, yitik bir hayatın içine yuvarlanmaktadırlar. Orwell'ın distopyası uçlarda dursa da, günümüz toplumunu yansıttığını söyleyebiliriz.
Gösteri Toplumu
Çağdaş dünya realite ve anlamdan uzaklaşan,
hipergerçekliğin egemen olduğu bir dünya. İçi boşaltılan hayat, hayattan tecrit edilen kitleler, anlamsızlaşan yaşam. Özünden uzaklaşan, yozlaşan, yabancılaşan, yalnızlaşan insanlar. Hepsi koca bir gösterinin parçası. Bu gösteri yalnızca ve yalnızca düzene hizmet eder. Tek gayreti de düzenin
devamlılığını sağlamaktır. Toplumu oluşturan her bireyin, iktidarın
gösterisiyle uyuşması istenir. Birey düzen sahiplerinin ona sunduklarıyla
düşünmelidir ve yaşamını idare ettirmelidir.
"Modern üretim koşullarının egemen olduğu toplumlarda yaşam, uçsuz
bucaksız bir gösteriler yığını olarak sunulur. Doğrudan yaşanmış olan
her şey, gerileyerek bir temsile dönüşmüş durumdadır. Yaşamın her
açısından ayrılan görüntüler, yaşamın bütünlüğünün artık geri
getirilemediği ortak bir akımın içinde kaybolup gider. Gerçeğin
parçalanmış görünümleri, kendilerini sadece izlenebilecek müstakil, bir
sahte dünya olarak yeni bir bütünlük içinde yeniden gruplar". (Gösteri Toplumu, Guy Debord)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
