Emperyalizm çağının; kapitalizmin kendi iç çelişmelerinin ve sosyal-sınıfsal çelişmelerin had safhaya çıktığı ve düğümlendiği, toplumsal yozlaşma ve çürümenin artık "postmodernite" ile dahi açıklanamayacak bir noktada durduğu, çevre kirliliğinin insan ırkını ve hatta dünyadakı canlılığı tehdit ettiği ve hemen herkesin geleceğe dair kaygılarının olduğu, kısacası dünyanın her geçen gün yaşanmaz hale geldiği bu çağın isyanlara, devrimlere ve büyük toplumsal kopuşlara sahne olmasını beklerdik. Ancak öyle olmuyor. Yaşamlarımızı, içinde yaşadığımız dünyayı en iyi anlatan sözcük, tüm basitliğiyle, "kötü". Peki, her şey bu kadar kötüyken ve daha da kötüye giderken, Engels'in deyimiyle, "dünyadaki bütün kötülüklerin anası" olan kapitalizme ve onun sahiplerine neden büyük başkaldırışlar yaşanmıyor? Neden insanlık, hayatın akışına müdahale etmiyor? 20. yüzyılın sonlarının ve 21. yüzyılın toplumsal tarih açısından, görece, bu kadar pasif geçmesinin, ve hatta kimi yerlerde geri dönüşlere sahne olmasının sebebi ne?
Antonio Gramsci bunu "hegemonya" kavramıyla açıklar. Gramsci'nin açıklaması aslında son derece basittir. Burjuvazinin hegemonyası salt ekonomik ve siyasal bir hegemonya değildir. O, iktidarının salt şiddet yoluyla bir yere kadar sürdürülebileceğinin farkındadır. Düzenin daha sağlıklı işlemesi için, kitleler üzerinde meşruiyet kazanmalıdır. Ancak bunu, kitleler üzerindeki sömürü ve şiddetini keserek yapmaz, yapamaz, böyle bir niyeti de yoktur. Nitekim tüm devletler gibi "burjuva demokrasileri" de baskı ve şiddet aracı olan birer diktatoryadır. O zaman, bu baskı ve şiddeti gölgelemeli, kitleleri, tabiri caizse "kandırmalı"dır. Bunun için, bütün bir hayat üzerinde hegemonya kurar. Siyasal ve ekonomik egemenliğini kullanarak, alt ve üst yapının tüm kurumlarını tekeline alır. Kitleler üzerindeki meşruiyetini kendi sağlar.
Bu meşruiyeti sağlama noktasında birçok kurumun hayati önemi vardır. Medya, okul, kilise(ya da daha genel olarak din, ancak kilisenin hristiyan toplumlardaki konumu ve işlevi dinin görevini somutlaştırır), kültür-sanat gibi. Devletin tekelindeki kurumlarla, bireyler, doğuştan itibaren düzenin yalan ve ilüzyonlarıyla körelir. Burjuvazi, artık zihin üzerinde bir hegemonya kurmuştur.
Daha en baştan, bir birey hayata adım attığında, sınıfsız bir toplumda yaşıyormuşuz gibi ilerler her şey. Okul, televizyonlar, gazeteler, dinler ona hayat hakkında, insanlar hakkında, toplumlar hakkında sınıflara bölünmüşlük namına hiçbir söz etmez. Belki küçük bir çocuk sınıflı toplumun politik idrakına varamaz, ancak sosyal sonuçları çok açık ve basittir. Buna rağmen, örneğin okulda, geçmiş toplumlardan bahsederken "sınıflara bölünmüşlük"ten bahsedilse de, sanki bu olgu tarihe karışmış, çoktan yok olmuş gibi, geçmiş toplumlarla bugünün toplumu arasında hiçbir bağ kurulmaz. Köleci ve feodal toplumların sınıflı sosyal yapısından söz edilirken, asıl önemli olan bugünkü durum değilmiş gibi, bugünün toplumu için tek bir söz edilmez. Ve hatta tersine, sosyal dayanışmadan, uzlaşıdan, birlik ve beraberlikten, ulusa olmaktan ve ortak ulusal çıkarlardan söz edilir ve milliyetçi düşünceler aşılanır.
Pek tabii ki, burjuvazinin bütün bir hayatı tekeline alışını incelemeyeceğiz, ideolojideki hegemonyasına değinmekle yetineceğiz.
Burjuvazinin ideolojik hegemonyasını sağlarken en çok kullandığı taktik, indirgeme yöntemidir. Bu yöntem, bir çeşit illüzyondur adeta. Mesela, demokrasi meselesine gelelim. Burjuvazi, demokrasiyi burjuva demokrasisine indirger. Demokrasi: Parlemento, güçler ayrılığı, berlili aralıklarla oy vereceksiniz bitti gitti. Demokrasi budur. Sanki başka bir demokrasi anlayışı yokmuş gibi, kendi demokrasi anlayışını tek ve gerçek demokrasi anlayışı olarak gösterir. Hatta kendi sınıfsal demokrasi anlayışının özünü dahi kitlelerden saklar. Meşruiyetini kazanması ve kitleleri pasifize etmesi için bunu saklamalıdır da zaten. Burjuva demokrasisi dışındaki tüm demokrasi anlayışlarını ise, örneğin sosyalist halk demokrasilerini antidemokratik olarak adlandırır.
Tabii, dünyaya sınıfsal bakmayanlardan, hatta sınıflara bölünmüşlüğün idrakına dahi varamayanlardan altyapı-üstyapı ilişkisi kurmalarını beklemek, ideolojilerin sınıfsal özünü anlamalarını beklemek mümkün değildir.
Burjuva demokrasilerinde tüm güçler burjuvazinin elinde toplanmış olmasına rağmen, bir güçler ayrılığı hikayesi anlatılır gider. Kitleler güçler ayrılığını demokrasiyle özdeşleştirir. Ancak hangi demokrasiyle diye sormaz. Proletarya diktatörlüklerinin, burjuvazi tarafından güçler birliği yönünden anti demokratik ilan edilişine katılırlar örneğin. Halbuki sözde güçler ayrılığı olan bir yönetimde tüm güçler burjuvazinin elindeyken, proletarya diktatörlüğünde yasama ve yürütme direkt olarak halk meclislerinin, yani halkın elindedir.
Özgürlükler meselesi bir başka örnektir. Burjuvazi tüm kurumlarıyla, sanki her sınıfın kendine has, ya da kendi çıkarlarına hizmet eden özgürlük tanımları yokmuş gibi, özgürlüğü liberal özgürlüğe indirger. Oysa filozoflar yüzyıllardır özgürlükler meselesi üzerine kafa patlatmıştır ve ağzından sürekli "özgürlük" kelimesi çıkan bir orta sınıf mensubunun bu mesele üzerine okumak istemeyeceği kadar yazı vardır.
Egemen iktidar, inceden inceye oldukça kapsamlı bir biçimde gündelik tüm
etkinliklere kültürü yayar ve özneye kendiliğini kurma alanı
bırakmamaya çalışır. Anaokullarından cenazeye kadar toplumsal oluşumu
ele geçirir. Bu noktada, bugünkü mücadele zeminlerinden, belki de en önemlisinin ideolojik mücadele olduğu saptamasını yapabiliriz. Ekonomik ve siyasal mücadele, ideolojik ve kültürel mücadeleyle desteklenmezse, yenilmeye mahkumdur. Nitekim verili koşullarda egemen düşünceler, egemen sınıfın düşünceleridir. Bu düşüncelere karşı verilecek her türden mücadele, teşhir faaliyeti propaganda ve ajitasyonun önceli olmak zorundadır.
23 Eylül 2015 Çarşamba
5 Haziran 2015 Cuma
Atatürk Milliyetçiliği
Atatürkçü tarih anlayışının ve Atatürkçü eğitimin Türkiye toplumunun kafasına soktuğu zırvalardan biri de Atatürk milliyetçiliği kavramıdır. Atatürk'ün ırkçı olmadığı, Türkiye topraklarında yaşayan herkese eşit birer yurttaş gözüyle baktığı söylenir. Atatürk milliyetçiliğinde önemli olan etnik olarak Türk olmak değil, kendini Türk hissetmektir, ben Türküm diyebilmektir. Bu saçmalığı, sanki iyi bir şeymiş gibi, doğru bir düşünceymiş gibi dillendiriyorlar. Bakın Atatürk ırkçı değil, ben Türküm de canımı ye demiş, ne kadar çağdaş bir düşünce diyorlar.
Şimdi aslında, bu saçmalıkların Türk toplumunda kabul görmesinin altında yatan zihniyet, ırkçı zihniyettir. Türklüğü yüce gören, diğer etnik unsurlarıysa bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde aşağı ırk, zavallı ırk gören zihniyettir. Bu insanlar, bayraklarını, şehitlerini, milli marşlarını yani ulusal değerlerini kutsal görürler. Bağımsızlıklarıyla övünürler. Ancak iş Kürtlere gelince, onların bağımsızlık hakları yoktur. Onların bayrakları "paçavra"dır. Onların şehitleri "leş"tir.
Beni asıl üzen şeyse, bunları dillendiren kesimin büyük çoğunun Kürtler kardeşimiz yeaa deyip, kendini hümanist sanarak, kendince Kürtler'in yanında yer alarak bunları söylemesi. Irkçılar zaten Kürtler'in soysuz olduğunu, kendi ırklarınınsa yüce olduğunu sanıyorlar. Ama sen, barış kardeşlik yehuu Kürtler de insan :))) naraları atıp, Kürt ulusunun hakkını gasp ediyorsun ve bunun farkında bile değilsin. Açık şekilde şovenist, ırkçı söylemlerin sonuna biz kardeşiz ekliyorsun.
Kendi ulusunda hak gördüğünü, karşısındakinde hak görmüyorsan, kendi övündüğün, gururlandığın değerlerini, karşısındaki de dillendirince o dili kesiyorsan, bu durumun tek bir karşılığı vardır: IRKÇILIK. Senin bayrağını kutsal yapan, Kürt ulusunun bayrağını paçavra yapan nedir? Sen bağımsızken, bağımsızlığınla övünürken, Kürt ulusunun bağımsızlık hakkını gasp etmen ve bağımsızlık arayışını "bölücülük" olarak nitelendirebilmeni sağlayan nedir? Ben söyleyeyim, kabul etmek istemesen de kendi ırkının Kürtlerden, Lazlardan, Ermenilerden üstün olduğunu düşünüyorsun.
Gelelim "Türk-Kürt kardeşiz biz yeaa"cılara. Eğer samimi olsaydınız, Kürt ulusunu kardeşiniz gibi görseydiniz Kürt ulusunun hak arayışlarına sessiz kalmazdınız, onların yanında olurdunuz. Eğer Kürtler'i, onlarla illa aynı siyasal yapı altında yaşayacak kadar çok seviyorduysanız(!), Türk-Kürt kardeştir söylemini, Kürt özgürlük hareketine karşı değil, yıllarca Kürtler'i görmezden gelen, onları aşağı ırk olarak nitelendiren, Güneydoğu'yu kana bulayan, binlerce faili meçhul cinayet işleyen, insanları sırf Türkçe bilmediği için astıran bu devlete karşı söylerdiniz. Ama ben sizin zoraki demokratlığınız altındaki fikirsel temelinizi çok iyi biliyorum.
Neyse konuyu fazlaca dağıttık, dönelim Atatürk'ün aşırı hümanist, çok çağdaş, muhteşem ötesi milliyetçilik anlayışına. Neymiş? Etnik milliyetçilik kötü bir şeymiş, ama Atatürk demiş ki etnik kimliğini boşver, kendini Türk hisset yeter. Şimdi arkadaşlar, yıllarca söylendi bu argümanlar, okulda televizyonlarda her yerde. Ulan biri de çıkıp demedi lan bu ne saçma salak bir görüştür ya. Ulan kendi ulusal değerleri, kendi ulusal bilinci olan bir ulus, neden kendi ulusal kimliğini bir kenara bırakıp başka bir ulus gibi hissetsin anasını satayım ya? Lan bir Laz (asimilasyonlara direnip ulusal kimliğini kaybetmemiş, 30.000 civarı Laz'dan bahsediyorum) neden ben Türküm desin, neden bir Ermeni ben Türküm desin, neden bir Kürt ben Türküm desin? Salak mı lan bu insanlar? Bu iş o kadar kolaysa sen Kürtüm de madem, senin ayrıcalığın ne? Neden diğer ulusların sana itaat etmesini bekliyorsun? Çünkü kendini onlardan üstün görüyorsun. Bu kadar açık. Ve şovenistsin, tüm azınlık uluslara Türk kimliğini tepeden dayatıyorsun. Ben Türküm diyeceksin! Yoksa bu topraklarda barınmayacaksın!
Atatürk, farklı kültürlerin, farklı birçok ulusun iç içe girdiği, beraber yaşadığı bu topraklarda bir ulus devlet yaratmak istedi. Velhasıl sen Kürt illerini, kendi ulus devletinin içine alıyorsan, sınırların içinde birçok farklı ulus barınıyorsa, onların haklarını da vereceksin, özerklik isterlerse tanıyacaksın, ki bu sözü Kürtlere Lozan zamanı vermenize rağmen daha sonra tutmadınız. Eğer bunları yapmazsan, üstüne üstlük bir de burası Türk devleti, herkes Türk'üm diyecek, Türk ulusunun ulusal çıkarları doğrultusunda hareket edecek, Türkçe konuşacak diye dayatırsan, diğer etnik kimlikleri ötekileştirirsen işte orada halat kopar. Kopacağını da bildikleri için, Anadolu'da sistematik bir etnik temizliğe ve asimilasyon politikalarına başladılar. Samsun'a çıkan Atatürk'ün en önemli görevlerinden biri, Topal Osman'a bölgedeki Rum-Pontus azınlığın temizlenmesini emretmesiydi. Ermeni tehciri, aynı sebepten yapıldı. "Ya sukunet içinde bizimle yaşarsınız, ya da dünyada tek bir Ermeni bile bırakmam" (Enver Paşa) diyen adamların yaptığı bu olay bile bugün Ermeniler de az köy basmadı şimdi yeaa diye savunulmaya çalışılıyor.
"Burası Türkiye, herkes Türk. Kürt de olsan, Laz da olsan, Rum da olsan ben Türküm diyeceksin, Türkçe konuşacaksın" dayatması açık bir etnik jakobenizm örneğidir, savunulacak hiçbir tarafı da yoktur. Atatürk milliyetçiliği, kültürel ırkçılıktır, asimilasyon demektir. Son olarak belirtmek isterim ki, "Ne mutlu Türküm diyene" sözü, "Ne mutlu Türk olana" sözünden çok daha tehlikelidir.
Şimdi aslında, bu saçmalıkların Türk toplumunda kabul görmesinin altında yatan zihniyet, ırkçı zihniyettir. Türklüğü yüce gören, diğer etnik unsurlarıysa bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde aşağı ırk, zavallı ırk gören zihniyettir. Bu insanlar, bayraklarını, şehitlerini, milli marşlarını yani ulusal değerlerini kutsal görürler. Bağımsızlıklarıyla övünürler. Ancak iş Kürtlere gelince, onların bağımsızlık hakları yoktur. Onların bayrakları "paçavra"dır. Onların şehitleri "leş"tir.
Beni asıl üzen şeyse, bunları dillendiren kesimin büyük çoğunun Kürtler kardeşimiz yeaa deyip, kendini hümanist sanarak, kendince Kürtler'in yanında yer alarak bunları söylemesi. Irkçılar zaten Kürtler'in soysuz olduğunu, kendi ırklarınınsa yüce olduğunu sanıyorlar. Ama sen, barış kardeşlik yehuu Kürtler de insan :))) naraları atıp, Kürt ulusunun hakkını gasp ediyorsun ve bunun farkında bile değilsin. Açık şekilde şovenist, ırkçı söylemlerin sonuna biz kardeşiz ekliyorsun.
Kendi ulusunda hak gördüğünü, karşısındakinde hak görmüyorsan, kendi övündüğün, gururlandığın değerlerini, karşısındaki de dillendirince o dili kesiyorsan, bu durumun tek bir karşılığı vardır: IRKÇILIK. Senin bayrağını kutsal yapan, Kürt ulusunun bayrağını paçavra yapan nedir? Sen bağımsızken, bağımsızlığınla övünürken, Kürt ulusunun bağımsızlık hakkını gasp etmen ve bağımsızlık arayışını "bölücülük" olarak nitelendirebilmeni sağlayan nedir? Ben söyleyeyim, kabul etmek istemesen de kendi ırkının Kürtlerden, Lazlardan, Ermenilerden üstün olduğunu düşünüyorsun.
Gelelim "Türk-Kürt kardeşiz biz yeaa"cılara. Eğer samimi olsaydınız, Kürt ulusunu kardeşiniz gibi görseydiniz Kürt ulusunun hak arayışlarına sessiz kalmazdınız, onların yanında olurdunuz. Eğer Kürtler'i, onlarla illa aynı siyasal yapı altında yaşayacak kadar çok seviyorduysanız(!), Türk-Kürt kardeştir söylemini, Kürt özgürlük hareketine karşı değil, yıllarca Kürtler'i görmezden gelen, onları aşağı ırk olarak nitelendiren, Güneydoğu'yu kana bulayan, binlerce faili meçhul cinayet işleyen, insanları sırf Türkçe bilmediği için astıran bu devlete karşı söylerdiniz. Ama ben sizin zoraki demokratlığınız altındaki fikirsel temelinizi çok iyi biliyorum.
Neyse konuyu fazlaca dağıttık, dönelim Atatürk'ün aşırı hümanist, çok çağdaş, muhteşem ötesi milliyetçilik anlayışına. Neymiş? Etnik milliyetçilik kötü bir şeymiş, ama Atatürk demiş ki etnik kimliğini boşver, kendini Türk hisset yeter. Şimdi arkadaşlar, yıllarca söylendi bu argümanlar, okulda televizyonlarda her yerde. Ulan biri de çıkıp demedi lan bu ne saçma salak bir görüştür ya. Ulan kendi ulusal değerleri, kendi ulusal bilinci olan bir ulus, neden kendi ulusal kimliğini bir kenara bırakıp başka bir ulus gibi hissetsin anasını satayım ya? Lan bir Laz (asimilasyonlara direnip ulusal kimliğini kaybetmemiş, 30.000 civarı Laz'dan bahsediyorum) neden ben Türküm desin, neden bir Ermeni ben Türküm desin, neden bir Kürt ben Türküm desin? Salak mı lan bu insanlar? Bu iş o kadar kolaysa sen Kürtüm de madem, senin ayrıcalığın ne? Neden diğer ulusların sana itaat etmesini bekliyorsun? Çünkü kendini onlardan üstün görüyorsun. Bu kadar açık. Ve şovenistsin, tüm azınlık uluslara Türk kimliğini tepeden dayatıyorsun. Ben Türküm diyeceksin! Yoksa bu topraklarda barınmayacaksın!
Atatürk, farklı kültürlerin, farklı birçok ulusun iç içe girdiği, beraber yaşadığı bu topraklarda bir ulus devlet yaratmak istedi. Velhasıl sen Kürt illerini, kendi ulus devletinin içine alıyorsan, sınırların içinde birçok farklı ulus barınıyorsa, onların haklarını da vereceksin, özerklik isterlerse tanıyacaksın, ki bu sözü Kürtlere Lozan zamanı vermenize rağmen daha sonra tutmadınız. Eğer bunları yapmazsan, üstüne üstlük bir de burası Türk devleti, herkes Türk'üm diyecek, Türk ulusunun ulusal çıkarları doğrultusunda hareket edecek, Türkçe konuşacak diye dayatırsan, diğer etnik kimlikleri ötekileştirirsen işte orada halat kopar. Kopacağını da bildikleri için, Anadolu'da sistematik bir etnik temizliğe ve asimilasyon politikalarına başladılar. Samsun'a çıkan Atatürk'ün en önemli görevlerinden biri, Topal Osman'a bölgedeki Rum-Pontus azınlığın temizlenmesini emretmesiydi. Ermeni tehciri, aynı sebepten yapıldı. "Ya sukunet içinde bizimle yaşarsınız, ya da dünyada tek bir Ermeni bile bırakmam" (Enver Paşa) diyen adamların yaptığı bu olay bile bugün Ermeniler de az köy basmadı şimdi yeaa diye savunulmaya çalışılıyor.
"Burası Türkiye, herkes Türk. Kürt de olsan, Laz da olsan, Rum da olsan ben Türküm diyeceksin, Türkçe konuşacaksın" dayatması açık bir etnik jakobenizm örneğidir, savunulacak hiçbir tarafı da yoktur. Atatürk milliyetçiliği, kültürel ırkçılıktır, asimilasyon demektir. Son olarak belirtmek isterim ki, "Ne mutlu Türküm diyene" sözü, "Ne mutlu Türk olana" sözünden çok daha tehlikelidir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)